18 Mart 2016 Cuma

İlber Ortaylı - ESKİ DÜNYA SEYAHATNAMESİ kitap yorumu





Kitabın Adı: Eski Dünya Seyahatnamesi
Yazarı: İlber Ortaylı
Yayınevi: Timaş Yayınları
Sayfa Sayısı: 304
İlk Basım: 2007
Tür: Gezi-İnceleme Dizisi

Yorumum:

Merhabalar,

Bir İlber Ortaylı kitabıyla karşınızdayım.

Uzun zamandır bu tarz bir kitap okumadım açıkçası. Kitap gezi yazılarından oluşuyor. Normalde bu tarz kitaplar beni sıkar açıkçası ama bu kitap İlber Ortaylı’nın ağzından gayet yalın ve sadeleştirilmiş bir şekilde anlatıldığından zevkle okudum.

Kitap; İlber ortaylı'nın çoğunluğu Osmanlı coğrafyasını kapsayan gezilerinin kısa bir özetidir. Balkanlar, Kırım ve Ortadoğu'nun yarım asır önceki ve bugünkü hallerini kıyaslaması sayesinde, meraklısı için kolay kolay bulunmayacak bir bilgi kaynağıdır.



Kitaptaki olumsuz yanlar ise şunlar;

Maalesef verilen bilgiler (siyasi açıdan) artık geçerli değil, kitabın bu günü 2007 yi anlattığından güncelliğini yitirdi. Mesela, Rusya ile Türkiye’nin dostluk adımları attığı yıllarda iki ülke için birbirinin müttefiki olması tarzında olumlu eleştiriler yazılmış fakat günümüzde bu değişti.

Yine de bu kitap sayesinde o ülkelere gidiyor geçmiş ve bugün arasında yolculuk yapıyorsunuz. Aynı zamanda bol bol yorum içeriyor. Yorumları tamamen kendi kişisel görüşlerini bildiriyor.

Yazdığı ülkelerin halkın yaşayışını, tarihini bazılarının Türkiye ile ilişkileri ve Osmanlı ile ilişkilerini anlatmış.


Kitabı tavsiye eder miyim?

Gezi yazıları okumayı seviyorsanız evet. Ve bu türü hiç denemeyenler için güzel bir başlangıç olabilir.Kesinlikle sıkılmadım.




ARKA KAPAK YAZISI

"Eski Dünya Seyahatnamesi rastgele bir isim değil. Henüz Balkanlar ve Ortadoğu'nun eski havasını muhafaza ettiği günlerdeki gezilerimi içeriyor. Tarih, gezginin vazgeçemeyeceği bir değerlendirme alanı… Benim eski dünyam, bugün artık değişiyor."
İlber Ortaylı

Atalarımızın Anadolu'ya gelmeden önce kaç asır oturduğu ve hâlâ da nüfusunun önemli bir kısmını kuzenlerimizin teşkil ettiği, edebiyatımızın ve dilimizin istesek de istemesek de, sevsek de sevmesek de atamayacağımız yüzde 40'ını oluşturan Ortadoğu'dan köşe bucak buram buram tarihimiz kokan Balkanlara; havasını yakaladığınız zaman kocaman bir coğrafyanın ve uzun bir tarihin küçülüp sizinle kucaklaştığı bir tiyatro olan Akdeniz'den okumakla, filmle, resimle anlaşılamayan Asya dünyasına; tezatlar içinde gelişen kapalı kutu Uzakdoğu'dan pek çok ünlü sanatçıyı bağrında yetiştiren sanatın ve tarihin merkezi Avrupa'ya kadar bir uçtan bir uca Eski Dünya üzerinde seyahate çıkmaya hazır mısınız?
Isfahan, Venedik, Kudüs, Kırım, Tokyo, Yemen, Barcelona, Bosna, Girit, Hindistan, Berlin, Japonya, Kafkasya, Türkiye… Günümüzün Evliya Çelebi'si İlber Ortaylı'nın dünya üzerindeki adımlarına eşlik ederken Eski Dünya düzeninin ülke ve şehirlerinin büyülü zamanlarına gidecek ve geçmişinizle yeniden usulca buluşacaksınız.

İlber Ortaylı'dan okurlarına keskin gözlemleri ve nesnel tespitleriyle zamanın derinliklerinden, tarihin katmanlarından bugünün dünyasını daha doğru anlama imkânı: Eski Dünya Seyahatnamesi.
(Tanıtım Bülteninden)

12 Mart 2016 Cumartesi

SİNEKLERİN TANRISI





Kitabın Adı: Sineklerin Tanrısı
Yazarı: William Golding
Yayınevi: İş BankasıYayınları
Sayfa Sayısı: 261
İlk Basım: 1954
Orijinal Adı: Lord of the Flies
Tür: Alegori, Spekülatif kurgu 

Yorumum:

SELAMLAR…

Bu kitapla ilgili ilk cümleme şöyle başlamak istiyorum: “Ah keşke kitapları bitirdiğim anda yorumlayabilsem:( “ Vaktim olmuyor sonraya bırakıyorum ve sonra o ayrıntıları kaybediyorum. Bitireli bir ay oldu yeni yorumlama fırsatı buldum.

Kitabımız yukarıda bilgilerini verdiğimiz “SİNEKLERİN TANRISI”.

Ara bilgi olarak kitap türünde “alegori” yazıyor onu da açıklayalım:

Alegori; bir görüntü, bir yaşantı veya bir davranışın daha iyi kavranmasını sağlamak için göz önünde canlandırıp dile getirme sanatıdır. Soyut bir düşünceyi heykel ya da resim ile göstermek, örneğin adalet düşüncesinin gözü bağlı ve elinde terazi bulunan bir kadınla (Themis) anlatılması gibi. –Vikipedi-

Bu kitabın ismi bana baya ciddi bilimsel düşünce kitabı okuyacağımı düşündürmüştü. Fakat kitap öykü şeklinde yazılmış. Kitabın ismi öyküde geçen ve ölü bir domuz kafasını betimliyor. Etrafında sinekler dolanan domuz kafası “SİNEKLERİN TANRISI” olarak kitaba ismini veriyor. 

Kitap genel konusu: Bir atom savaşı sırasında, ıssız bir adaya düşen yaşları 6-12 arasında değişen bir grup çocuğun o adada hayatta kalabilmek için kendi kendilerini yönetmeye ve adadan kurtulmaya çalışmaları hikayesidir.



Kitapta Ralph adlı çocuk adadaki diğer çocuklar tarafından yönetici seçilir amacı, yiyecek ve içecek barınak sorununu halledip adada sürekli yanacak bir ateş bulundurmaktır. Ateşin gece gündüz yanmasının sebebi adanın yakınlarından geçecek olan herhangi bir geminin dumanı görüp onları kurtarmaya gelecek olmasını düşünmesidir. Ralph bu mantık doğrultusunda adadaki diğer çocukları yönlendirip ateşin başında sürekli ateşi canlı tutacak nöbetçiler geçirir.

Aynı grup içerisinde Jack isimli çocuğun da sürekli peşinde gezen güçlü bir kabilesi vardır ve Jack in tek istediği et yemek ve bunun için domuz avlamaktır. Ateşin yanıp yanmamasını önemsemez ve Ralph in yönetici olmasından pek hoşnut değildir… Ve Jack in kendi gurubunu kurmasıyla işler değişir artık ada ikiye bölünmüştür güçlüler Jack in grubundadır…



Kitap bundan sonra oldukça ürkütücü bir hal alıyor. 

Kitaba başladığınızda çocuklar için yazılmış bir öykü okuyor hissine kapılacaksınız ve sıkılacaksınız, bir süre bu şekilde okuduktan sonra çocukların yaşadıkları o şeylerin aslında tamamen biz büyüklere yazıldığını fark edeceksiniz. Ben bunu fark ettiğimde pür dikkat okumaya devam ettim ve çok beğendim.

Beni etkileyen romanlardan biridir. 

Sineklerin Tanrısı esasen William Golding’in kitabı olmakla birlikte; eser 1963 yılında İngiliz yapımcı Peter Brook, 1990’da ise Amerikan yapımcı Harry Hook tarafından sinemaya uyarlanmıştır. Filmini kesinlikle izleyeceğim. (Kitabını okuduğunuz bir eserin filmini izlemenin zevki zaten pahabiçilemez (:  )

TAVSİYE EDER MİYİM?

Öyküden çok anlatılmak istenenlere odaklanırsanız kesinlikle sıkıcı gelmeceğini düşünüyorum. 20 yaş üzerine kesinlikle tavsiye ediyorum. Diğerleri öyküye kapılıp sıkılabilir bilemedim:) 

AMA BEN KENDİ ADIMA KESİNLİKLE TAVSİYE EDİYORUM. HER BİREY OKUMALI.

Benden bu kadar...

Beni özleyin :)

Görüşmek üzere…

ARKA KAPAK YAZISI

"Sineklerin Tanrısı", günümüzde bir atom savaşı sırasında, ıssız bir adaya düşen bir avuç okul çocuğunun, geldikleri dünyanın bütün uygar törelerinden uzaklaşarak, insan yaradılışının temelindeki korkunç bir gerçeği ortaya koymalarını dile getirir. Konusu, R. M. Ballantyne'ın Mercan Adası gibi eşsiz bir mercan adasının cenneti andıran ortamında başlayan bu roman, çağdaş toplumlardaki çöküntünün, insan yaradılışındaki köklerini gözönüne sermek amacıyla Mercan Adası'ndaki duygusal iyimserlikten apayrı bir yönde gelişir. Uygar insanın yüreğinde gizlenen karanlığı deşerken "Sineklerin Tanrısı"; daha çok Conrad'ın kısa romanı "Karanlığın Yüreği"ni andırır. Golding'in romanındaki çocuklar da başlangıçta tıpkı Kurtz gibi, uygar toplumun baskılarından uzak bir örnek düzen kurmak isterlerken, gitgide hayvanlaşır, korkunç bir kişiliğe bürünürler. Bu yönüyle Sineklerin Tanrısı'nın Mercan Adası ile öbür ıssız ada serüvenlerinden ayrıldığı en önemli nokta, ıssız ada yaşamının çetin güçlüklerini ya da mutluluğunu anlatmaktan daha çok, bir insanlık durumunu, kişiler arasındaki çatışma aracılığıyla ortaya koymaya çalışmasıdır.
-Akşit Göktürk-
(Arka Kapak)

KİTAP ALINTILARI

''Ben Jack'tan korkuyorum'' dedi. ''Onun için Jack'ı iyi biliyorum.Birinden korkunca ondan nefret edersiniz ama boyuna da düşünüp durursunuz onu. Kendi kendinizi aldatırsınız; aslında kötü değildir dersiniz. Ama onu görünce, tıpkı nefes darlığına tutulmuş gibi olursunuz, soluk alamazsınız. Sana bir şey söyleyeyim mi? O senden de nefret ediyor, Ralph...''

Düşündüklerini dile getirecek sözcüklerden yoksun olduğu için, belli belirsiz kalan, bir yığın karmakarışık düşüncelere daldı. Kaşlarını çattı, bir daha düşünmeye çalıştı.

Dahası da var. Kimi zaman benim de umurumda değil. Ya ben de ötekiler gibi olursam.. Ya ben de umursamazsam. O zaman ne oluruz biz ?







22 Şubat 2016 Pazartesi

FARELER VE İNSANLAR kitap yorumu (Favorilerimden)





Kitabın Adı: Fareler ve İnsanlar

Yazarı: John Steinbeck

Yayınevi: Sel Yayınları

Sayfa Sayısı: 110

İlk Basım: 1937

Orijinal Adı: Of Mice and Men


Yorumum:

Bu kitabı okumuştum çoook beğenmiştim ama yorumlamamıştım. Şimdi atladığıma pişman oldum keşke zamanında yorumlasaydım araya zaman girdi birazcık silindi tabi bazı şeyler.

Kitapta anlatılan en önemli şey karşılıksız ve koşulsuz sevgi, iyilik saflık…

Kitabın ismi sanki distopya kitabı gibi geliyor farelerle insanları karşılaştırma gibi gelmişti ilk düşündüğümde ama alakası yok.

Kitabın ismi şurdan geliyor: Lennie ve George birbirine kardeş gibi yakın çok iyi dosttur. Lennie zihinsel engelli, uzun boylu ve çok güçlü bir kişidir. Kitabın ana karakterlerinden çok saf olan Lennie, yumuşak şeylere dokunmayı çok sever. Bu onun en büyük zayıflığıdır. Tavşanları da çok sever en büyük hayali içinde tavşanar olan bir çiftlik sahibi olmaktır. Fakat bazen onları severken öldürür ve hatta sırf yumuşak olduğu için fareleri sever yanlışlıkla öldürür ve cebinde ölü fare taşır:(



Daha fazla anlatmayacağım kitabı okumanız için. 
Beni gerçekten etkileyen kitaplardan biridir.

Lennie nin George u karşılıksız sevmesi, içinde bulunan tamamen çocuksu bir saflık, kötülükten hiç haberi olmayan çıkar bilmeyen tek isteği tavşan yetiştirmek ve yumuşak şeyleri sevmek olan iri ve korkutucu görünümlü ama tertemiz bir kalbe sahip olan koca adamın yaşadıkları ve en sevdiği arkadaşı George nin ona sabırla aynı şeyleri defalarca anlatması verdiği özveri ve o fedakarlığın sonu… 

Okurken yer yer gözlerim dolmadı değil. Sonu zaten trajediydi.
Romanda arkadaşlık, iyilik, ırkçılık, yoksulluk gibi konular işleniyor.

KİTAPTAN ALINTILAR

“Bizim gibiler, yani çiftliklerde çalışanlar, dünyanın en yalnız adamlarıdır. Aileleri yoktur. Yerleri yurtları yoktur. Bir çiftliğe gidip üç beş kuruş için gece gündüz çalışırlar, sonra şehre inip bütün paralarını çarçur ederler, ertesi gün bir bakmışsın yine bir çiftliğin yolunu tutmuşlar. Böylelerinin hayattan hiçbir beklentileri yoktur.” (s.20)

"İnsan yanında biri olmazsa delirir. Kim olduğu hiç önemli değildir, yeter ki yanında olsun."

"Kitaplar işe yaramıyor. İnsanın yanında olacak birine ihtiyacı var."

“İnsanın yüreğinin iyi olması için akla ihtiyacı yoktur.”

''Biz onlara benzemeyiz. Niye mi? Çünkü, çünkü yanımda sen varsın, beni kollarsın, senin için de ben varım. Niyesi bu işte...''

-Niye göremiyorsun ki yatakhaneye?
-Zenciyim de ondan. Yatakhanede kağıt oynuyolar, ama ben zenci olduğum için onlarla oturup kağıt oynayamam. Kokuyormusum ben, öyle diyorlar. Sana bir şey söyleyeyim mi, aslına bakarsan sizde bana kokuyorsunuz. 

“Cesaret gerektiği zaman gözü kara olmak, gerektiği yerde kendini çekmeyi bilmek demektir.”


"İnsanın yüreğinin iyi olması için akla ihtiyacı yoktur. Bana zaten bu ikisi birlikte pek olmuyor gibi geliyor. Gerçekten akıllı bir adama bakıyorsun, hiç de iyi biri olmadığını görüyosun."



ARKA KAPAK YAZISI

Pulitzer ve Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanan John Steinbeck'in çağımızın toplumsal ve insani meselelerini ustalıkla resmettiği eserleri modern dünya edebiyatının başyapıtları arasında yer alır. Steinbeck romanlarında yalın ve keskin bir gerçeklik sunarken yine de her seferinde çarpıcı bir öykü ile çıkar okurunun karşısına. Tarihin bir kesitindeki dramı insani ayrıntıları kaçırmadan sergilerken, "tozpembe olmayan gerçekçi bir umudun" türküsünü dillendirir. Bu nedenle eserleri edebi değerleri kadar güncelliklerini de hiç yitirmemiştir. 

Fareler ve İnsanlar, birbirine zıt karakterdeki iki mevsimlik tarım işçisinin, zeki George Milton ve onun güçlü kuvvetli ama akli dengesi bozuk yoldaşı Lennie Small'un öyküsünü anlatır. Küçük bir toprak satın alıp insanca bir hayat yaşamanın hayalini kuran bu ikilinin öyküsünde dostluk ve dayanışma duygusu önemli bir yer tutar. Steinbeck insanın insanla ilişkisini anlatmakla kalmaz insanın doğayla ve toplumla kurduğu ilişkileri de konu eder bu destansı romanında. Kitabın ismine ilham veren Robert Burns şiirindeki gibi; "En iyi planları farelerin ve insanların / Sıkça ters gider..."


13 Şubat 2016 Cumartesi

KARDEŞİMİN HİKAYESİ





Kitabın Adı: Kardeşimin Hikayesi

Yazarı: Zülfü Livaneli

Yayınevi: Doğan Kitap

Sayfa Sayısı: 330

Basım: 2013

Yorumum:

Merhabalar…

Zülfü Livaneli okumak isterdim hep nasip bu kitabına oldu. Yani yazarın okuduğum ilk kitabı.

Şunu belirteyim ki kitabın üzerindeki kapak fotoğrafı sanki iki kardeşi betimliyormuş gibi yanılgı yaratabilir, fakat ilgisi yok:)

Kitap ana konusu polisiye ve aşk üzerine işlenmiş.

“Kardeşimin Hikayesi romanında olaylar İstanbul’un Çatalca ilçesindeki eski adı ile Podima olan Yalıköy’de geçiyor. Köyde yaşanan bir cinayet üzerine olayı araştırmak için bir gazeteci köye gelir ve ilk olarak Ahmet Arslan’ın kapısını çalar. Ahmet Arslan Arzu Kahraman’ın öldürüldüğü gece davette yer alan davetlilerden sadece biridir.”

Kitaba eleştiri:

Açık ve net olarak beklediğimi bulamadığım bir kitaptı son derece basit ve yavan geldi.
 Hem dil olarak hem de hikaye olarak hiç etkilemedi desem yeridir…
 Zülfü Livaneli’nin edebi bir eser yazacağı beklentisiyle aldım okudum fakat bitirmek için oldukça zorlandım ve sonunu da hiç merak etmeden bitirmesi zor oldu.
Katili de kitabın en başında tahmin ettim. Belki bu yüzden de sonunu merak etmedim.
Olmadı yani ben beğenmedim:)
Maalesef yazarı bu kitapla tanıdım belki diğer kitapları iyidir bilemiyorum ama şu anlık aynı yazarın başka kitaplarını merak etmiyorum.

Kitabı tavsiye eder miyim?

Çok bir şey beklemeden okunabilir belki, bilemedim.

Neden?

Okumazsanız bir şey kaybedeceğinizi düşünmüyorum.

ARKA KAPAK YAZISI

Serenad fırtınasından sonra Livaneliden nefes kesen bir roman

Sakin bir balıkçı köyünde genç bir kadının cinayete kurban gitmesiyle başlar her şey. Dünyadan elini eteğini çekmiş emekli inşaat mühendisiyle genç, güzel ve meraklı gazeteci kızın tanışmasına da bu cinayet vesile olur. Kurguyla gerçeğin karıştığı, duyguların en karanlık, en kuytu bölgelerine girildiği hikâye, daha doğrusu hikâye içinde hikâye de böylece başlar. Modern bir Binbir Gece Masalının kapıları aralanır. Ancak bu kez Şehrazad erkektir.

Kardeşimin Hikâyesi aşkın mutlulukta ulaşılacak son nokta olduğuna inananları bir kez daha düşünmeye davet eden, aşka, aşkın karmaşıklığına ve tehlikelerine dair nefes kesen bir roman. Her sayfada yeni bir gerçekliği keşfedecek, kuşku ile kesinliğin sınırlarında dolaşacaksınız.

Mantıksız gibi geliyor ama o sabah uyandığımda tuhaf bir haber alacağımı biliyordum. Karadenizin lacivert dalgalarıyla baş başa kalmış olan bu ıssız köyde geçen her gün birbirinin aynısı olduğu için burada insanların heyecanla konuşacağı olaylara pek sık rastlanmazdı. O günün de ötekiler gibi sessizce akıp gitmesi gerekirdi ama galiba başka şeyler olacaktı. O mahmur sabah saatlerinde bir cinayet haberi alacağımı bilmiyordum elbette ama bir haber gelecekti. Daha yataktan çıkmamıştım, gözlerim kapalıydı, arkalarında fosforlu çizgiler bırakarak yıldırım hızıyla hareket eden mor tavşanları izliyordum.




BOL OKUMALAR...

6 Şubat 2016 Cumartesi

Kafamda Bir Tuhaflık-Orhan Pamuk







Kitabın Adı: Kafamda Bir Tuhaflık

Yazarı: Orhan Pamuk

Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları

Sayfa Sayısı: 480

Basım: 2014


Yorumum:

Merhabalar…

Bir Orhan Pamuk kitabıyla karşınızdayım.

Şunu belirteyim ki kitabın ismi, kitabın içeriğiyle çok uyumlu olmuş bence o kitaba daha güzel bir isim bulunamazdı.

Kitap Anadolu’nun Konya Şehrinin bir köyünden babası ile birlikte sokak yoğurtçuluğu yapmak için İstanbul’a gelen Mevlüt karakteri üzerine kurulu ve kitap oldukça ilginç başlıyor. 

Mevlüt karakteri o kadar iyi niyetli bir insan ki; insan onu hem seviyor, hem kızıyor, bazen de üzülüyor onun için.

Kitabı okurken 60 lı yılların İstanbul sokaklarında geziniyorsunuz ve bu gezinme 2013 lü yıllara kadar sürüyor. Aynı zamanda bu sürede İstanbul’un değişimini de ele almış yazar.

Orhan Pamuk melonkolisini okuyanlar bilir, yazar her şeyden bir hüzün çıkarır bu kitapta da öyle olmuş.

Kitaba eleştiri:

Orhan Pamuk dünyaca tanınan bir yazar olduğu için, bu kitabını o kadar global düşünerek yazmış ki normal de her Türk’ün bildiği ayrıntıları yabancı okurlar için açıklamış(Mesela bozanın ne olduğu nasıl yapıldığı)

Bunun neresi kötü diyebilirsiniz: Kitabı okurken böyle açıklamalar geldiğinde kendinizi kaptıramıyorsunuz --hee diyorsunuz yazar burada yabancı okurlarına seslenmiş.—

Keşke bize seslenseydi. 

Neden mi? 

Orhan Pamuk kitabını okuyanlar bilir, hem rahatsız olursunuz okurken hem de okumaya devam edersiniz. 

Bu kitaptaki rahatsızlığın sebebi İstanbul’un fakir ve berbat sokaklarını, yoksul insanlarını, siyasetini vs ele alıp, bunu tüm dünyaya bildirmesi. İşin diğer rahatsız eden tarafı ise yazdıklarının yalan olmaması. (Belki bazen biraz abartı)

Bu kitabı okurken dini ve siyasi olarak rahatsız olabilirsiniz bu çok normal ama bence sizin gibi düşünmeyen yazarların kitaplarını da okumalısınız. Ben bunu yaparım en azından.

Kitabı tavsiye eder miyim?

Ederim. 

Neden?

Çünkü güzel bir roman okudum, kurgusu daha önce okuduğum kitaplara benzemiyordu ve sadece kitabın son cümlesi için bile okumaya değerdi.

Son cümlesi bütün kitabı deldi geçti açıkçası.



ARKA KAPAK YAZISI

Kafamda Bir Tuhaflık hem bir aşk hikâyesi hem de modern bir destan. Orhan Pamuk'un üzerinde altı yıl çalıştığı roman, bozacı Mevlut ile üç yıl aşk mektupları yazdığı sevgilisinin İstanbul'daki hayatlarını hikâye ediyor. 1969 ile 2012 arasında, kırk yılı aşkın bir süre Mevlut, İstanbul sokaklarında yoğurtçuluk, pilavcılık, otopark bekçiliği gibi pek çok iş yapar. Bir yandan sokakların çeşit çeşit insanla dolmasını, şehrin büyük bölümünün yıkılıp yeniden inşa edilmesini, Anadolu'dan gelip zengin olanları izler; diğer yandan ülkenin içinden geçtiği dönüşümlere, siyasi çatışmalara, darbelere tanık olur. Onu başkalarından farklı kılan şeyin, kafasındaki tuhaflığın kaynağını hep merak eder. Ama kış akşamları boza satmaktan ve sevgilisinin aslında kim olduğunu düşünmekten hiç vazgeçmez. 

Aşkta insanın niyeti mi daha önemlidir, kısmeti mi? Mutluluk veya mutsuzluğumuz bizim seçimlerimize mi bağlıdır, yoksa bizim dışımızda mı gelişip başımıza gelirler? Kafamda Bir Tuhaflık bu sorulara cevap ararken aile hayatıyla şehir hayatının çatışmasını, kadınların ev içlerindeki öfke ve çaresizliklerini resmediyor.
(Tanıtım Bülteninden)

11 Aralık 2015 Cuma

KIRMIZI PAZARTESİ kitap yorumu




Kitabın Adı: Kırmızı Pazartesi
Orijinal Adı: Cronica de Una Muerte Anunciada
Yazarı: Gabriel García Márquez
Yayınevi: Can Yayınları
Sayfa Sayısı: 108
İlk Basım:1981


YORUM:


Selamlar,

Övülen kitap KIRMIZI PAZARTESİ ile burdayım.

Kitap 1982 de Nobel Edebiyat ödülü almış. 
Bir kanıya vardım ki bu nobel edebiyat ödülü genelde şiddet içeren trajik ve korkunç hikayelere veriliyor. Ya da bilmiyorum bana öyle gelmiş olabilir.

Kolombiya'nın bir şehrinde işlenen cinayet anlatılır. 
Roman'ın ilk cümlesi ile yazar kimin ne zaman öldürüleceğini açıklar. Sorgulama/mülakat tekniği ile yazılmış bu kısa romanda sadece okuyucu değil, tüm kasaba ahalisi de kimin ne zaman öldürüleceğini önceden bilmektedir. Marquez, çocukluğunu geçirdiği kasabada gerçekleşmiş bir namus cinayetini konu alıyor. Kitabın gerçek yaşanmış bir hikaye olması zaten kitabı beğenmeme lüksünüzü ortadan kaldırıyor.

Açık ve net bir şey de diyeyim bana göre Can Yayınları kaliteli bir yayınevi olduğundan kötü kitap basmaz diye düşünmüştüm ama çeviriyi ciddi anlamda beğenmedim. Ya yazılıştan ya da çeviriden bir sıkıntı vardı; çünkü kitabı önce 40 syf kadar okudum olayları ve kişileri karıştırınca tekrar başa alıp okudum.

Hikaye baştan sona doğru gitmiyor, sondan başa doğru da gitmiyor bölük pörçük yerlerden alınmış bu da kafa karıştırıcıydı bir de latin isimleri canımı sıktı, evet sanırım bu kadar:)

Bunun dışında herkesin cinayeti bilmesi ve hiçbir şey yapmaması bana biraz yurdumuzu hatırlattı; 
şöyle bir kitap alıntısını paylaşayım sizlerle:

“Vicario kardeşler Santiago Nasar'ı hiç kimsenin haberi olmadan, hemen
öldürmek için gereken hiçbir şeyi yapmamışlardı, tam tersine biri çıkıp da
onu öldürmelerini engellesin diye akla gelebilecek her çareye
başvurmuşlar, ama bunu sağlamayı başaramamışlardı.”

Puanım: 7/10

Tavsiye eder miyim?
Ederim.

Ek tavsiye: İyi odaklanmalısınız yoksa kişiler zaman ve olaylar birbirine karışıyor.


ARKA KAPAK YAZISI

Her yazar, yazdığı en son romanın en iyi romanı olduğunu sanır. Benim bu romanım için böyle düşünmemin nedeni, yapmak istediğimi tam olarak gerçekleştirebilmiş olmamdır. Romanlar, yazılırken yazarlarının elinden kaçıp kurtulmak isterler. Romanın kişileri, kendi özyaşamlarına dönerler, en sonunda da canlarının istediğini yaparlar. Ben hiçbir romanımda bu romanımdaki kadar ipleri elimde tutamadım. Belki bunu konu ve hacim nedeniyle başarmışımdır. Konusu çok sert olan ve hemen hemen polisiye bir roman gibi işlenen bir roman bu. Üstelik oldukça da kısa. Sonuçtan hoşnutum. Bundan önce de en iyi romanım Yüzyıllık Yalnızlık değil de Albaya Mektup Yazan Kimse Yok adlı yapıtımdı. Ben öyle sanıyordum; ve bunu da sık sık söyledim. Şimdi de en iyi romanımın Kırmızı Pazartesi (Gronica de Una Muerte Anunciada) olduğunu sanıyorum.

26 Kasım 2015 Perşembe

Stefan Zweig'in SATRANÇ kitabı Yorumu *****



Kitabın Adı: Satranç
Orijinal Adı: Schachnovelle
Yazarı: Stefan Zweig
Yayınevi: Can Yayınları
Sayfa Sayısı: 71
İlk Basım:1942

YORUM:

ÇOOK BEĞENDİM.

Böyle bi giriş yaptım evet çünkü çok beğendiğimi ilk başta belirtmek istedim.

Kitap uzun öykü türünde.

Öykümüz New York'tan Buenos Aires'e yolculuk yapan bir deniz vapurunda geçiyor.

Yolcular arasında satranç şampiyonu Mirko Czentovic bulunmakta.

Aynı vapurda bulunan bir milyoner , dünya satranç şampiyonu Mirko Czentovic’e , ücret karşılığı bir parti satranç oynamayı önerir. Tabi satranç şampiyonu milyoneri çatır çatır yener. Bunun üzerine izleyenler arasındaki Dr.B. dayanamaz ve oyuna karışır. Dr. B sonraki hamleleri kafasında hesaplayarak satranç şampiyonuna karşı gösterdiği başarı ile Czentovic’in dikkatini çeker. Son derece kibirli olan ve yenilene kadar kimsenin yüzüne bile bakmayan Czentovic, Dr.B. ye teke teke satranç oynamayı teklif eder fakat Dr.B. hayatında hiç satranç oynamadığını söyler… PEKİ DR.B SİZCE NASIL HAYATINDA HİÇ SATRANÇ OYNAMADAN SATRANCI BU KADAR İYİ BİLEBİLİR? 


İŞTE BU KISMI KİTAPTAN OKUYACAKSINIZ ÇÜNKÜ ASIL ÖYKÜMÜZ BURADA BAŞLIYOR.

SON DERECE ETKİLEYİCİ BİR KİTAPTI.

Puanım: 10/10

Tavsiye eder miyim?

Kesinlikle okumalısınız!!!

Kitaptan Alıntılar...






ARKA KAPAK YAZISI

Rastlantı sonucu eline geçidiği bir kitapla satrancın inceliklerini öğrenerek bu oyunu bir tutkuya dönüştüren ve giderek bu tutkusu yüzünden beyin hummasına yakalanan Dr. B.'nin öyküsüdür görünüşte Satranç. Ama derinlerde bir veda mektubudur aslında.
Stefan Zweig'ın Brezilya'da sürgündeyken yazdığı ve Şubat 1942'deki intiharından birkaç ay önce tamamladığı Satranç, Avrupa kültürünün nasyonal sosyalist tehlike altında yok oluşuna işaret eder.
Avrupa kültürüne elveda derken yaşama da veda etmeyi seçen Zweig'ın son yapıtı Satranç, gerilimli kurgusu ve kahramanın ruhsal gelgitlerinin işlendiği dokusuyla, kısa ama her bakımdan etkileyici olağanüstü bir uzun öyküdür.